Öne çıkan

İlk Blog Gönderim

Kendiniz olun, diğer herkes çoktan kapıldı.

— Oscar Wilde.

Söylemek istediğim birkaç kelam var.
”Dinleyin ey vakti duymak doruğuna varanlar
Falları grafiklerde bakılanlar siz de işitin..”
-İsmet Özel

Bu yeni blogumun ilk gönderisi. Çok kısa ama öz. Daha fazlası için ön ayak olsun diye yazılmış bir açılış cümlesi. Vira bismillah!

SAVAŞ BİTMİŞ mi?


Savaş bitmiş ben nöbette unutulmuşum
Savaş bitmiş ben bunu
Koynumun boşluğuyla anlıyorum

Geçtiğimiz yılın şubat ayında artık tüm dünyanın görebileceği kıvamda patlak veren Rusya-Ukrayna ‘savaşı’ sizce bitti mi? Ne oldu ne bitti orada? İnsanlara ne oldu? Evler harabeye döndü mü? Kayboldu mu tozu dahi artakalanların? Hangi haber kanalını veya gazete sitesini taciz etmeliyiz bir şeyler görebilmek için? Görsek de etkiler mi, biraz olsun ‘zalimin zulmüne sessiz’ kalmamalıyım dedirtir mi? Ey ahali, siz ne dersiniz bilmiyorum ama benim dünyadan haberim yokmuş!

Uzun süredir hiçbir ses gelmiyor bize dünyadan. Ya da biz kulaklarımızı tıkadık, gözlerimizi yumduk. Artık bıktık mı diyeyim, normalleşti mi diyeyim her şey bilemiyorum. Sakın bu satırları birilerini eleştiriyorum veya yargılıyorum olarak düşünmeyin. Önce kendime yazıyorum. Önce kendim okuyorum. Hissedemiyorum ama hissetmeye çalışıyorum. Bir yerden başlamak lazım, değil mi?

Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşımla konuşma şansı buldum. Kendisi Ukraynalı ve Kiev’de yaşıyor. ‘Doğum günü’ paylaşımı yapmış, ülkesine kurtuluş temennileri ile. “Umarım bir an önce biter, şu ana kadar hiçbir şey ülkenizde barıştan daha önemli değil… ne kadar üzücü olduğunu ancak şehrim bombalandığında anlamaya başladım.” diyor doğum gününde. Şu arkadaşı nasıl kutlamamış doğum gününü, nasıl hikayesine bakıp da geçmiş, falan filan! Lüks dertler çıkalı çok olmuş hayatından.

Dertler kişinin kabına göredir, diyebiliriz sanırım. Ki öyledir de. Sorgulanması gerekilen şey ‘kabımız’ mıdır? Sınava nasıl hazırlanacağım, hangi üniversiteye gideceğim, şehir dışında okumak çok zor olmaz mı, okusam da iş bulabilecek miyim, toplumsal ihtiyacım olan aktivitelere katılabilecek miyim, bu ilişki hayatım ne zaman iflah olacak, sevebilecek miyim bir insanı, evlenebilecek miyim… Ne kadar da normal karşılanabilecek dertler. Yalan yok, günümüz Türkiye’nin psikolojisini en çok yoran konular bunlar. Küçümsemiyorum asla bu dertleri. Bir zamanlar herkes herkes gibiydi. Kendini tanıyamayan gibiydi herkes.

Bu ‘dert’ kelimesi öyle menem bir şeydir ki ey okuyucu! Başkasının derdi haline şükrettirir insana. Bir arkadaş var dedim ya az önce. İşte, o bana unutturdu derdi. Ne dedi, derseniz: Önceden üniversite, iş ya da ilişkilerden dolayı psikolojik olarak ızdırap çekiyordum ama bu savaşla kıyaslanamaz… Hayatımın en kötü dönemi, keşke kimse yaşamasa. Eskiden tanıdığım insanlar sonsuza dek gitti, şehirler yeniden inşa edilebilir ama insanlar asla geri gelmeyecek…

Dün ve öncesi böyle iken bugün durum nedir? Neler yaşıyor insanlar? Yaşayabiliyorlar mı? Ukrayna’nın üzerinde kara bulutlar dolaşıyor mu hala? Yağmur yağıyor mu, hasat vakti geldi mi?

Ukrayna üzerinde hala savaş, hala füzeler var. İki hafta önce Dnipro şehri, bir evi yok eden 11m ve 5000kg roketle bombalandı. 9 kişi temelde toza dönüştü, dna’ları bulunamadı. Ukrayna’nın doğusunda bile çok çetin çatışmalar yaşanıyor, her gün yaklaşık 600-800 Rus ölüyor. Çoğunlukla hepsi, hapishaneden çıkmak için insanları öldürmek üzere Ukrayna’ya gelmeyi kabul eden mahkumlar. Savaş devam ediyor, tam Kiev’de Rusya’nın kullandığı İran insansız hava araçlarını, evlerin üzerinden roketler attığını görüyoruz. Günlerce elektriğimiz, kışın suyumuz, ısınmamız yoktu. Ama umuyorum ki düzelecek.

Düzelecek. Umuyorum ki düzelecek. Umuyoruz ki zalimin zulmü bitecek. Mazlum rahata erecek. Belki biraz ağlayıp sızlayacak. Viktor Frankl’ın dediği gibi ‘insan anlam arayışını bulduğu zaman gerçekten yaşayacak’.  

Neden yazdım bu cümleleri bilmiyorum sayın okur. Bana kurduğu cümleler ile ağırlık çöktüren bir arkadaşım var. ‘Yaz’ demedi ama yazdırdı diye düşünüyorum.

Umarım ülkenizdeki sağlık ve huzura şükredebilirsiniz! En önemli şeyler para ya da diğer maddi şeyler değil.

Şükredebilmek duası ile…

Volkan Yüksel

SERZENİŞ

Okuyacağınız bu ‘serzeniş’ amatör bir şiir sadece. “İşte şöyle yazdım, böyle güzel yazdım.” tarzı cümlelerim yok. Düşüncem bu şiirin kendini yazdırdığıdır. Peki bu şiir kendini yazdırırken neleri hatırlattı, neler ilham oldu derseniz: izlediğim filmler, diziler, dinlediğim şarkılar, hatıralar… Üzerine biraz da serpiştirilmiş yaşanmışlıklar. Peki öncesi? Bir sabah vakti Nurullah Genç’ten “Siyah Gözlerine Beni de Götür” şiirinin yazılış hikayesini dinlemiştim. Sonrasında bir müzik geldi önerilenlerde. Lütfen bir de onu dinlerken okuyun. Sanıyorum ki daha iyi ifade edecektir şiir kendini. Siz kelimeleri daha rahat hissedeceksiniz

Müzik: Fecr-i Sadık (Violin-Version)

SERZENİŞ

Ey bana mutsuzluğu öğretip meçhule giden kişi

Aylar geçti, günler tükendi, saatler, dakikalar…

İnan mevsimler geçti, sen hala geçip gitmedin

Soldu yapraklar, öldü çiçekler, kupkuru kaldı dal

Ağaçlar ağladı tüm çıplaklığıyla hüngür hüngür

Nehirler çağlaya çağlaya gitti başka diyara

Havuç burunlu adamlar gülüyorken güneşe

Saçıyorlarken kahkaha, inan!

İnan mevsimler geçti, sen hala geçip gitmedin

Ey derdime dert katıp meçhule giden kişi

Sanıyor musun ki hüznün tek sahibi sensin

Kalbinin ve zihninin gürültüsüyle uykudan uzak

Bir köşe başında yapayalnız, tek avare sensin(?)

Selsebil olmuşken gözyaşları bizi görmeyenlerin

Kulakları bir çığlık duyup duymaz olmuşken ibretliklerin

Bir çığ düşmüşken nice ocaklara, sönmüşken ateş

Sensedim diyen bu beni hatırlıyor musun

Sanıyor musun? Sanıyorsan inan;

İnan mevsimler geçti, sen hala geçip gitmedin

Ey beni yalın ayak çöllere düşürüp meçhule giden kişi

Hissediyorum ve biliyorum, sen şimdi yoksun

Belki yeşillikler içinde, günleri sayıyorsun

Çatlak duvarda asılı takvim

Yapraklarını koparıp atıyorsun

Belki bir balkonda oturmuşsun, gözlerin dalmış

Önünde bir dere akıyor, seni senden almış

Belki de meleyip gülüşen koyunlarla oynayan bir çocuksun

Ben burada aç susuzken, eminim, sen orada toksun

Hissediyorum ve biliyorum. Ne olur, bana inan

İnan mevsimler geçti, sen hala geçip gitmedin

Şimdi ben bu serzenişle anarken seni

Yanımda uyuyanlar var, yarı ölü bedenler, seni bilmeyenler

Ben boşluğa bırakırken kelimeleri, süzülmelerini izlerken

Ey benden gidemeyip de meçhule giden kişi!

İnan mevsimler geçti, sen hala geçip gitmedin…

Volkan Yüksel

Elveda Ey Ramazan

Geçmişe takılı hayatlar. Takılı gönüller belki de…

 Bugün bu yollarda yürüyoruz, ağaçlara bakıyoruz, bir gülü alıp kokusunu içimize çekiyoruz, filmler izliyoruz, şarkılar dinliyoruz. Hiçbiri eskisinin tadını vermiyor, öyle değil mi? Yollar eskiden daha bozuktu, düşe kalka yürümek ne güzeldi. Börtü böcek ile karşılaşınca bir bahar sabahı, kış uykusundan uyanıyordu neşemiz. Eskisi gibi güzel filmler de gelmiyor, diyoruz bazen. Her Hababam Sınıfı gördüğümüzde ilk defa izlediğimiz günlere gidiyoruz. Ailecek oturulmuş, sofradan kalkılmış, yüzleri tebessüm sarmış… Aslında gelen filmlerin hepsi daha güzel belki fakat o günleri öyle bir özlüyoruz ki en kötü film bile bir ‘Ah!’ çektiriyor bize. İçimize süzülen bir nostalji var. Duygularımızı ele geçiren bir şey bu. Aklımıza da sızıyor, işin bir kötü yanı da bu.

“Nerede o eski Ramazanlar?” diyoruz ve hep de diyeceğiz. Çünkü eskiden daha güzel geçiyordu oruç günleri. Fırının önünde kuyruk olan herkes artık eskisi gibi mutlu giremiyor o kuyruğa. Eli pidenin sıcaklığından yana yana eve koşan çocukların neşesi git gide tükeniyor artık. Tükeniyor. İşte tam olarak bu. Nesli tükeniyor geçmişin izlerinin. Sadece eskiyi bilen insanların anlattıkları yaşıyor bizimle. Bir de sandığın en diplerinde muhafaza edilen siyah beyaz fotoğraflar. Artık o da kalmıyor işin kötü yanı. Fotoğrafları internete yüklüyoruz veya bilgisayara. Tek virüslük ömürleri oluyor o hatıra yüklü karelerin. Karşımıza alıp bir fotoğrafa bakarken gözümüzün nemlenmesi keyfini bilmiyoruz. Tükeniyor. Sevdiklerimizin fotoğrafları da tükeniyor, albümler de. Hatta sevilenler de tükeniyor. Bir bir.

Hatta Ramazanları da tüketiyoruz. Koskoca bir ay geçti gitti, sessiz sessiz. Hissettirmeden. İçimize bir hüzün kaplatmadan. “Bayram da geçip gitti. Hak edilmiş bir bayramdı oysaki, hızlı geçti. Bir ay oruç tuttuk, yemeden içmeden kesildik. Havalar da iyiydi Allah’a şükür, zorlamadı oruç bizi. Rahat rahat bir ayı bitirdik… “

Bilmiyorum sayın okuyucu, bilmiyorum. Bayram neşeyle, muhabbetle, hoşsohbetle mi geçti sizin için, bilmiyorum. Benim içimde hep bir burukluk vardı. Bayramın güzelliğini bastıran bir hüzün vardı içimde. Giden Ramazan ayına gitme diyebilseydim keşke. Halbuki ben de sizin gibi ‘’Tut beni ey oruç!’’ demiştim işin başında. Tut ki senin varlığını hatırlayalım.  

“Ne yazmaya çalıştın, ne anlatmaktı gayen?” derseniz eğer, ne hissettiysem onu yazdım. Bu yaşıma kadar hiç böyle hissetmemiştim sayın okuyucu. Bu hislerimi de içimde tutmak istemedim. İnsanoğlu içinden atınca daha da rahatlıyor. Ve gidince anlıyor bazı şeylerin değerini aynı insanoğlu. Kıymet bilmezliği kalbinin en ücra noktalarında dahi hissediyor. Öyle bir dert ki devası yine O’na yönelmek oluyor. Ellerini açıp af dilemek, merhamet ummak. Onlarca dert içinden böyle bir dert verdiği için şükretmek. O (sav) nasıl zikrettiyse O’nu, keşke öyle zikredebilseydim demek…

Elveda Ey Ramazan! Tekrar buluşmak duası ile elveda.

Zaman ve Gurbet

Bazen kahkahalar dolu susuşları olur insanın. Ne gönlünden ne aklından hiçbir kelime geçmez. Sadece susar. Kulakları sağır edercesine bir susma.

Kar tanelerini yeryüzüne inmeden eriten kavurucu susuşları duydun. ‘Duymak bunu gerektirir herhalde’ dedin. Dinlemeyi, anlamayı, hemhal olmayı düşündün kendi kendine. Karşısındakinin haliyle hemhal olmayı. İnsanın aynada gördüğü kişinin gözlerine bakması gerektiğini. Hatta bazen konuşması gerektiğini. Fakat en zoru da susmak işte. Bazen de susması gerekir insanın, bunu fark ettin. Bu satırlar bir sessizliğin döküntüsü.

‘Takvimden bir yaprak daha koptu’ cümlesini son zamanlarda çok kullandın. Günler ne kadar çabuk geçiyor, değil mi? Geçenlerde “Bir yıl daha bitti.” dedin büyük bir hayretle. Zamanın ipi vardı. Ucunu kaçırdın. Dakikaların saniyeye dönüştü. Zamanın kıymetini şimdi daha iyi anladın. Bu ‘zamansızlık’ seni çok düşündürdü. Ne yapacağını bilemediğin zamanlar oldu. Çocukluk günlerini hatırladın önce. Yüzünü bir tebessüm sardı. Hem de ne tebessüm! Birkaç tane doğum gününü hatırlıyorsun zaten. On sekizinci doğum günün geldi aklına. “Vay be! On sekiz olduk.” deyişin canlandı gözünde. Geçen yılları fark ettin. Bir günün daha akşamına kavuştun. Takvimden bir yaprak daha koptu.

İnsan hüzne boğulmaya meyillidir ve sen acziyetinin farkındasın. Hüzün ve mutsuzluk kötü kokular veriyor burnuna, uzak durmaya çalışıyorsun. Zaman gibi bir nimetin hakkını verememe hissi içten içe rahatsız ediyor ama seni. Gülüyor, eğleniyorsun o zamanın içinde kaybolurcasına. Bir dakika sürmüş gibi geliyor gülüşlerin. Halbuki haftalar sürmüş, sonradan fark ediyorsun. Kafanda kurduğun örnek bir hayat var. Kontrol edilebilir bir hayat. İşte bu ‘zamansızlık’ sana bunu öğretti, şimdi daha iyi anlıyorsun. Başını yastığa koyduğunda içinde huzur olmalıyken sen günü kontrol edip edemediğini düşünüyorsun. ‘Sen suçlusun’ demiyorum. Sana bunu öğrettiler. Bu modern dünya sana bunu öğretti. Filmler, diziler, reklamlar. Hatta insanlar. Modern insanlar sana bunu öğretti.

 Anı yaşamaya tutku duyduğun günler oldu. Hayatı akışına bıraktığın günlerdi. Akan bu nehir nereye gider, düşünmemiştin. “Bu akan su bir gün kayaya toslar mı?” demiştin. Kestirememiştin toslayacağını. Geçmişin, şimdinin ve geleceğin birbiriyle iç içe olduğunu düşünmemiştin. Üçü de aynı anda hayatının her noktasında olmalıydı. Geçmiş tecrübelerin; bu anın hazzı; geleceğe dair hayallerin ve hedeflerin. Maalesef olmadı. Üçü de aynı anda olmuyor bayadır. İşte an bu andır. Hüzün şu an boy gösterebilir. Olur ya, geçmişe gider aklın ve pişman hissedersin kendini. Fakat lütfen şunu düşün: Gelecek her şeye gebe. “Mutluluk hiç beklemediğiniz anda omuzlarınıza konan kelebektir.” diyor ya yazar. Buna inan. Gelecek her şeye gebe. Zaman her şeye gebe.

“Zaman gebedir. Şer gibi görünenin içinden bir hayır doğabilir. O an için bize dert veren şeyin yarın bize kuvvet vermiş olduğunu fark edebiliriz.”  -Kemal Sayar

Eskiden dünyayı titretecek hedeflerin vardı. Ne olduysa içine bir yere gömdün o hedefleri. Seni heyecanlandıran düşlerin üstünü örttün. Şu gurbet yerinin hakkını vermeyi amaçlıyordun halbuki. Pes ettiğini ima etmiyorum. Hayatına çıkan yeni hedeflerin oldu, farkındayım. Gündemin sürekli değişti, sıralamayı kaybettin. Dünyana giren birçok olay oldu, insanlar oldu. Hepsinden bir şey öğrendin. Bu sefer öğrendiklerinle kendine yeni rotalar oluşturdun. Bu maymun iştahlılık hali seni rotasızlaştırdı. Anlam yüklediğin şeyler uçtu ve rotasız kaldın. Elindeki harita sana defineyi göstermiyormuş, anlamamıştın. Fakat, Allah kulunu ümit eder yaratmış. Ellerini açmayı öğretmişler sana. Gözlerinin açılmasını nasip etti sana Allah. Bu genç yaşında ne büyük bir nimetle karşılaşmışsın. Ne kadar önemli şeyler verilmiş sana, ne büyük nimetler… Hatırlamayı öğrenmişsin. İnsan olduğunu hatırlamak. Büyük meziyet. Hatırlamışsın. Yolcu olduğunu hatırlamışsın. Bu dünyanın bir gurbet yeri olduğunu hatırlamışsın. İşte tam şu anda ümidinin de farkındasın. Duan arzdan duyuluyor, eminsin. Turist olmayı istemiyorsun. Seyyah olmaktır niyazın. Allah hayrı bilendir.

Gurbet hissi insana zamanı düşündürtüyor sürekli, haklısın. Etrafında gerçekleşen binlerce senaryo var. Bilincin sana hep aynı çağrışımlarda bulunuyor. Kendini hep gölgedeymiş sanıyorsun. Bir gölgenin altında. Hatta bazen gölgeleşmiş. Her gece bir gündüzün habercisidir, biliyorsun. Fakat karanlıkta da kalmalıdır insan, öyle değil mi? İnanır mısın, bazen gölgenin ta kendisi de olmalı. Olmalı ki aydınlığın kıymetini anlasın. Güneşi görünce derin bir nefes çeksin içine. Gözlerini yaksa da güneşe bakmaya çalışsın insan. ‘Güneşsizlik’ neymiş onu düşünsün. İnsan kaybedince kıymet biliyor, bari güneşin kıymetini bilsin. Zaman akıp geçiyor, kıymetini bilsin.

 Bazen yoldan cenaze araçları geçiyor. Başını yere eğiyorsun. Bakacak yüzün yok. “Kim bilir kimdi o giden?” diyorsun. Kim bilir ne hayalleri vardı? Bu karşılaşma tesadüf olamaz. Anlıyorsun mesajı. Gözüne gözüne sokuluyor mesaj. “Ne dert edilmeyecek şeyleri dert ediyoruz!” demen gerekiyor. Alıyorsun mesajı. “Olmasa da olur.” demeyi hatırlıyorsun. Dert ettiğin şeyler geliyor gözüne. “Olmasa da olur!” demek daha da kolaylaşıyor. Sonra hatırlıyorsun tekrar. Yolcu olduğunu hatırlıyorsun. Gurbette olduğunu.

Her koyun kendi bacağından asılıyor. Kimse birbirinin kefili olamıyor artık. Eh, senin de insanlardan bir çıkar beklentin yok. Çünkü sen ağaca güvenmiyorsun. Dalın kırılmasından da korkmuyorsun. Olgunlaştın ve uçmayı öğrendin kendi kendine, düşe kalka. “Ağaçta duran kuş dalın kırılmasından hiç korkmaz. Onun güveni ağaca değil kanatlarınadır.” Kanatlarının farkındasın. Her şey zıttıyla kaim. Gürültünün olduğu bir trafiğin ortasında sessizliğin de var olduğuna inanıyorsun. Bazen o gürültünün ortasında kalabileceğinin farkındasın. İnsanların arasında sıkıştığını anlayacaksın. Kaybolmayı öğrenmelisin. Olay çıkarmadan. Sitem etmeden. Şikâyetin kime olabilir ki? Sadece sessizce uzaklaşmayı öğrenmelisin. Ait olmadığın yerde hissettiğin an kaybolacaksın. Sana ait olmayanların da kaybolmasını kabulleneceksin. Geriye bir tek sen kalacaksın. Ve sevdiklerin. Onlara karşı cimri olma, olur mu? Geriye kalanlara karşı cimri olma.

“Sevdiğin insanlara karşı zaman hususunda cimrilik yapma, özellikle de seni sevenlere karşı.

Bir işi bitirince hemen bir sonrakine koyul, olur mu? Dur ve bu öğüdü dinle. Gerçi bu bir öğüt de değil. Seni senden daha iyi bilenin sana emri bu.

Bir gün daha bitti.

Takvimden bir yaprak daha koptu.

Memleket Özlemi Kokan 23 Fotoğrafla Göçün Acılarını Yansıtan Gurbet  Hikayeleri | ListeList.com

MEKTUP

ÖNSÖZ
Bir mektup düşünün. Karşınızdaki kişiye bir mektup yazdığınızı. “Ben sana mektup yazıyorum. Senin için yazdığım bu satırlar çok özel.” demiş oluyorsunuz istemsizce, ben öyle inanıyorum. Mesajlar, mailler, karpostallar ve niceleri bir mektup samimiyeti vermiyor bana. Bir nakış gibi dokuyorsunuz kelimeleri çünkü. Karşınızdaki kişiye içinizden gelenleri rahatça yazabileceğinize inanıyorsunuz. Öyle ya, mektup başka hangi duygularla yazılabilir ki?
Uzun zamandır bir mektup yazmak istiyordum. “Kime yazmak istiyorsun?” diye soracak olursanız söyleyeyim: Kendime. Çevremdeki her şeye kulak verdim bugüne kadar. Her şeye. Ama artık çevremdeki her şeyin de benimle anlam kazandığını fark ettim. Her şeye baştan başlamam gerektiğini anladım. Kendime bir şeyler yazmak istedim. Bugün söylemek istediklerimi, içimde daha fazla kalmak istemeyen kelimeleri dökmek istedim. Her ihtiyaç duyduğumda tekrar açıp okuyabileceğim cümleler olsun istedim. “Söz uçar yazı kalır.” demiş atalarımız. Gerçekten de öyleymiş, haklıymış atalarımız. Söylenen sözlerin hepsi uçtu, anlamını yitirdi. Geriye üç beş yüz gülümseten sada kaldı.
Düzenli olarak kendime mektup yazmaya devam edeceğim. Konuşmam gereken çok şey var, eminim. İnsan en çok da kendisine sağır olduğu zaman kayboluyormuş. Sağır olmamak duasıyla.
Bismillah

Sana yardım etmek istiyorum. Fakat, bunu senin de istemen gerekir, öyle değil mi?
İnsanoğlu hep ayakta durmak ister. Kimsenin uzattığı yardım elini tutmayı öncelemez. Bebeklikten gelen bir inattır bu. Kendisine emeklemeyi, yürümeyi ve ayakta durmayı öğretir. Kendisine yetebiliyorsa eğer, hiç kimseye muhtaç olmadan ayakta dimdik durabiliyorsa tamamdır. Hayata karşı atılabilecek ilk ve en önemli adım budur. Fakat sana söylemek istediğim bir husus var: Bu sadece çocukluk için geçerli, emin ol. Müsaade edersen sana yardım etmek istiyorum. Yardım etmek için müsaade mi istenir, deme lütfen. Ben kendi istediğimi istediğim zaman yapamam ki. Yardım istemeyen birine yardım etmek ona zulmetmek değil midir? Hem benim sana yardım etmem senden üstün olduğum anlamına da gelmiyor. “Bir insana yardım etmek o insana tahakküm etmek demek değildir.” Ben sana yardım ederek kendime yardım ediyorum. Müsaade et lütfen, olur mu?

Bayadır kafanda dönüp dolaşan cümlelerin farkındayım. “Bu terazi bozuk mu?” diyorsun kendine, biliyorum. Akıl ve duygu terazin. Sürekli yetişmeye çalıştığın bir hayat var. Bu yetişme arzun da sana hep gerideymişsin hissi veriyor. Hızlı yaşıyorsun, doğrusu buymuş gibi. Koşuyorsun sadece, herkes koşuyor diye. Olması gereken buymuş gibi. “Modern dünyanın içerisine soktuğu düzene ayak uyduruyorum.” gibi bir cümle de kuruyorsundur belki sessizce, içinden. Bir açıklama bulmak istiyorsun çünkü. Anlamlı kılmaya çalışıyorsun. Kafanda kurduğun bir eşleştirme var, biliyorum. Fakat şunu unutma: Bugüne kadar koşmayı denedin ve nefes nefese kaldın. Artık yavaşla ve düşün. Düşün, düşün, düşün. Tefekkür et bazı hakikatleri. Gölgesinde yaşadığın bu semanın hakikatini düşün. Göğe bak, yeryüzünde bakmaya değer bir şey bulana dek göğe bak. Eh, birazcık da ilkel ol. Geri kafalı desinler, çağ dışı desinler. Desinler de desinler. Kim konuşursa konuşsun. Eğer modern olmak demek nefes nefese kalmak demekse reddet bunu. Ruhunu fark et. Hani diyor ya bir Afrika sözü: “O kadar hızlı gidiyoruz ki ruhlarımız arkada kalıyor.” Bunu fark et. Dinlen ve kendini dinle. Çünkü sen bunu hak ediyorsun.

Nicedir içinden geçenleri yazmak istiyorsun. Çünkü biliyorsun, kendini bir kelimenin içinde özgür hissedecek hislerin var. Kalbinin odacıklarına hapsettiğin şeyler var. Ve onlar içinde kaldığı müddetçe daha da büyüyecek. Bir çığ olacak ve dağı taşı titretecek. Ne dağ yarılsın istiyorsun ne de bir taş kımıldasın. Ne çığ düşsün istiyorsun ne de dünyan sarsılsın. Dönsün istiyorsun, dünya öylece dönsün. Hatta imreniyorsun dünyaya. Her an dünyanın içinde fırtınalar kopuyor, ocaklar sönüyor, hasta oluyor insanlar, kalpleri üşüyor herkesin. Ama o istifini hiç bozmuyor. İçinde her gün darmaduman olan farklı dünyalar var. Ama o bildiğinden şaşmıyor. Yolunu biliyor, yolundan şaşmıyor. Sanırım senin ihtiyacın olan da bu, bilmiyorum. Her gün farklı bir şeyle karşılaşıyorsun. Her gün farklı dünyalar çıkıyor karşına. Ve hepsi bir iz bırakıp gidiyor, sen yine tek başına kalıyorsun. Bir gün ayağına çelme takanlar oluyor, öteki gün ayağını çamura batıranlar. Fakat yalan yok; Allah sana bir güç veriyor, eminim. Düşmeden, batmadan yoluna devam ediyorsun. “Yol bu.” diyorsun, “bitmesi gerek.” Hatta yolun sonunda göreceklerinin ümidi değil senin bu derece hırslı olmanı sağlayan. Yolculuğun ta kendisi. Doğru yolda olmak istiyorsun. Sırat-ı müstakimde. Yere çizilen düz çizgiden haber verdiler sana. Diğer yollara sapmaman gerektiğini öğrendin, korkuyorsun. Korkuyorsun fakat ümidini yitirmiş de değilsin. Biliyorsun, “insanı ayakta ve hayatta tutan şey ümittir.”
Üzülme der Mevlâna ve devam eder: “Bir yandan korku bir yandan ümidin varsa iki kanatlı olursun. Tek kanatla uçulmaz zaten. Sopayla kilime vuranın gayesi kilimi dövmek değil, kilimin tozunu almaktır. Allah sana sıkıntı vermekle tozunu, kirini alır. Niye kederlenirsin? Taş taşlıktan geçmedikçe parmaklara yüzük olamaz. Yüzük olmayı dileyen taş, ezilmeyi yontulmayı göze almalıdır.”

Kendini değiştir.


Çünkü iki günü eşit olan zarardadır. Öyle, değil mi?

Yol için Rüya Gerek

Not: Okuyacağınız yazı bir hikaye denemesidir. Devamı gelir mi bilinmez. Başlangıç niteliğinde bir yazı olduğu için devam etmek gerekir, biliyorum. Fakat bazen başlamak da yeter. İşte bu hikaye, bir başlangıcın habercisi.

“Uyan! Uyan! Vakit geldi kalk artık! “ 

Hayatımda hiç unutamadığım, unutmaya çalışamadığım o günün ilk cümlesi. ‘Günaydın’ kadar basit bir kelimeye muhtaç olduğumu ta iliklerime kadar hissettiğim o gün, günümün aymayacağını anladım. Koskoca bir devir bitiyordu. Yolculuk psikolojisine şimşek gibi girmiştim, fakat yolcu değildim. Yola revan olmuş hiç değildim. Olduğum yerde dönüp dolaşıyor, farklı diyarlar gezdim sanıyordum. Beni uyandıran, bağıran, nefretini kusan ise bir insan değil, gözlerimi açmak için bağımlı olduğum alarmımdı. Garip gelmiyor değildi, o olmadan uyanamam dediğim günler bir elin parmağı adedince değildi. Sanki bir çiçektim, hani şu güneş ışığını görünce ona yönelenler var ya. Tam olarak öylesine bir çiçektim. Saatimin cırtlak sesi benim gün ışığımdı. Dünyadan kopmuş ölü bedenimin tekrar vücut bulma süresini minimuma indiren, şiddeti ruhumun derinliklerine kadar işleyen bir sesi vardı. Ama dediğim gibi, çiçektim. Tohumuma su döken yoktu. Dünyaya her gün, her sabah gözlerimi açıyordum fakat sadece o kadar! Nasıl büyüyecekti ruhum? Beklediğim dünyanın esamesi okunmuyorken nasıl filizlenecektim? Arada sırada güler yüzlü insanlar görüyordum. Gözlerinin dibine kadar gülen insanlar. Menfaatten uzak, safi sevgi. İşte o insanlar hürmetine büyüyordu ruhum, biliyordum. Ayda yılda bir yağmur görüyordum gibi bir şeydi işte. Fakat, böyle bir ömür geçer mi?

Evet, gerçekten de bir devir bitmişti artık. Hayatım ‘o günden önce’ ve ‘o günden sonra’ olmak üzere ikiye ayrılmıştı. Öncesini nitelemek gerekirse, yaşıyordum. Fazlası yok. Sadece bir insanın canlı olabilmesi için gerekli şartları sağlıyordum. Sonrası ise gönlüme ilham olmuş bir yolun beni dürtmesiyle başladı. “Ne için varım?” cümlesini ilk defa duymuştum. Bu soruyu daha da kıymetlendiren şey rüyamda bu cümleye muhatap olmamdı. Hayır, ak sakallı bir dede gelmemişti rüyama. Kendi dedem gelmişti. Öylesine mahzun, bitik ve yitik. Oturup dertleşmiştik dedemle. Belki birkaç dakikalık bir dertleşmeydi ama etkisi bir ömürlüktü. Canım dedem, ‘’yavrum seni çok seviyorum’’ diyordu her cümlesinin sonunda. Alışkın olmayan bünyem bu kadar sevgi ilanından sonra kendi kendine refleks verir olmuştu. Halbuki rüya alemindeydim. Uyandığımda ise gözlerimi açamayacak düzeyde ıslaktı gözlerim. Yağmur yağmıştı, rüzgâr esmişti, yer yarılmıştı, gök inlemişti gözlerimde. Her şeyi o iki dakikada yaşamıştım. Fazla cüretkâr bir ifade ile ruhum ağlamıştı. Öyle bir arınmaydı ki o, yağmurun çerçöp ne varsa silip süpürmesinden daha evla. İnsanlara veya çevremdeki nesnelere yüklediğim anlamlar değişmişti. Nefret etmiyordum kimseden artık. Hayıflanmıyordum her gün her gün ruh emici insanları göreceğime. Bağlanabilme özelliğimi kaybedeli hayli olmuştu önceleri. Artık bağlanabiliyordum. Hayatın güzelliklerini görür oldu gözüm, duyar oldu kulağım. Ama en önemlisi, sever oldu kalbim. Evet, sevebiliyordum! İşte o anda notumu verdim kendime, değerliydim! Kendime değer veriyordum artık. Öyle ya, seven bir kalpten daha değerli ne vardı şu yalan dünyada?

Şu ana kadar yüzlerce insanla tanışmıştım. İlk defa o gün en çok tanışmam gereken kişi vardı karşımda. Ben vardım. Aynaya bakma gereği duymamıştım üstelik. Boşluğa bakıyordum ve oradaydım. İlk defa sürekli baktığım boşlukta kendimi görüyordum. “Elimi tut çıkar beni buradan” mı dedi ne, bir hamle yaptım. Kalbi pıtırcıklanan insanların barınamadığı bir yermiş orası. Her şeyi sevgi ile ifade eden insanların hiç bilmediği bir yer. Girenin neden oraya geldiğini, nasıl çıkacağını kestiremediği bir zindan. Ama ben cevabımı bulmuştum. Nasıl çıkmam gerektiğini bulmuştum. “Bulmuştum” da diyemem aslında. Buldurdular! Rüyalarıma kadar geldiler, öğrettiler, gittiler. Ayaklarımın üzerinde durmam için gereken her şeyi almıştım. Kimisi motivasyon diyor, kimisi ilham. Onlar öyle diyedursun, ben ‘ilacımı’ almıştım. Hasta ruhuma reçeteye uygun bir ilaçtı bu. Hekimime minnettardım… Halbuki önceleri kendi kendime birçok ilaç denemiştim. Bir türlü yaramamıştı içerde bir yerlerime. Gözyaşı olarak kusmuştum hepsini. Yanlış tedavi daha da hasta ediyormuş, öğrenmiştim. Ama artık ayaktaydım. Doludizgin atlar gibi! Kanatlarını birbirine vurarak uçan kuşlar gibi! Yuvasına rızkını götüren karıncalar gibiydim. Ama hep ‘gibi’ydim işte. Yolun başındaydım, anlıyordum. Dedemden öğrenmem gereken daha çok şey vardı…

Çocukken zorla okutulan bir kitap düşmüştü aklıma. ‘İnsan Ne ile Yaşar’ mıydı neydi. İlk gördüğümde çok gülmüştüm ismine. Ne kadar değişik bir soruydu bu böyle? Parayla, evle, son model bir ciple yaşar diyordum çocuk aklı. Kitapta cevap olarak ne diyor halen bilmiyorum ama şu an düşününce “Ne ile yaşayabilir ki bir insan?” diyorum kendi kendime. Şu dünyada değerli gördüğüm her şeye de değersiz gördüğüm her şeye de değer biçen benim. Bana ‘ne ile yaşarsın?’ deseler bir şeyler gevelerdim ağzımda. Ama ‘insan’ ne ile yaşayabilir ki? Annem, babam, dedem, arkadaşlarım… Herkes yaşaması için aynı şeyi nasıl bulabilirdi ki? Çocuk aklı verdiğim cevaplar tatmin etmemiş olacaktı ki dedeme sormuştum aynı soruyu. Canım dedeme sormuştum. Ciğerpareme sormuştum. “İnsanlar birbirine güvenerek yaşar yavrum” demişti. Yüzümden anlaşılmıştı tam olarak tatmin olmadığım, böyle kuru kuru dinliyordum. “Sevmediğine güvenmezsin oğlum” diye eklemişti daha derin bir ses tonuyla, beni düşünüp. O zamanlar ‘sevmek’ çok masum geliyordu, tav olmuştum. Sevmekten daha kolay ne vardı ki? Misketlerimi çalmasınlar, top oynarken ayağıma kaymasınlar yeterdi. Kollarımı açabildiğim kadar açıp ‘bu kadar çok seviyorum’ demek zor değildi, bedavaydı. Bol bol dağıtıyordum çevremdeki her şeye. Fakat işte insanoğlu, her şeyi unutuyor. Her geçen gün eriyordum. Dağa taşa küser olmuştum. Neden o gün kar yağmıştı? O gün niye o kadar sıcaktı ki, olmayıversindi. Eften püften bahaneler kırmızı çizgim olmaya başlamıştı. Ben değişiyordum. Büyüyordum. Ruhum küçülüyordu.

İlkokulu ortalama bir öğrenci olarak bitirmiştim. Çünkü çekici gelmiyordu okumak. Neydi o öyle saatlerce başına geçip sayılarla uğraşmak? “Bırakın da koşayım yahu, çocuğum ben!” demek hiç gelmemişti aklıma fakat tam da öyleydi. Çok şükür, ailem de benim içimden geçeni anlamış olacaklar ki bıraktılar, koştum. Çünkü çocuktum. Ne bileyim dünyanın büyüdükçe değişeceğini? Büyük büyük insanlar benden daha çok eğlenmeli değil miydi? Akşam ezanını gözetmek zorunda değilsin mesela. Çok terlediğin için azar işitme ihtimalin de yok. Yemeğe yetişemeyince aç yatma tehditlerine de muhatap değilsin. Olabildiğince saklambaç oyna. Çalı çırpının arkasına saklan. Üstüm kirlenir kaygısından biraz olsun kurtul. Bil ki eğleneceksin. Bil ki yüzün gülecek. Bir de sobelersen, deyme keyfine… Kim yokuşa kaçan topun peşine koşturmak varken kitabın başına oturabilirdi ki? Hayatı pespembe yaşıyordum. Ne bir kaygı vardı geleceğe yönelik; ne bir özlem çekiyordum hasretle. Anı yaşıyordum, ‘an’ o andı. ‘Top patladı mı?’, ‘Kolum kanadı mı?’ gibi büsbüyük problemlerle uğraşıyordum. Fakat fark etmiyordum. Oyun arkadaşlarım tek tek gidiyorlardı, oyun bitmez sanıyordum. Onlar gitti. Oyun da bitti. Ben de bittim. Dönüşümün, döndürülüşümün ne zaman olacağını bilmiyordum…

Göğü Delen Adamdan Anladıklarım

   Göğü Delen Adam! Bir kitap ismi için muhteşem bir seçim olsa gerek dedim ilk gördüğümde. Hatta hemen incelemeliyim böylesine güzel isimli bir kitabı. Muhtemelen bir kurgu kitabıdır, yazar da çok güzel bir isim bulmuştur, demiştim ilk olarak. Kitabı incelediğimde ise her şey daha da ilgi çekici bir hale gelmeye başlamıştı. Erich Scheurmann’ın Samoa’ya yaptığı gezisinde, yerlilerin reisi halkına  sesleniyordu. Bu seslenişinin kitaplaştırılmış halidir ‘’Göğü Delen Adam’’. Bu sesleniş ‘’çağdaş’’ toplumların yaşantısının özenilmeye layık olmadığını vurgulayan bir sesleniştir. Kitabın ismi ise Samoa’lıların kullandığı “Papalagi” kelimesinin çevirisidir aslında. Samoa’ya ilk misyonerler bir yelkenliyle geldiğinde, yerliler bu yelkenliyi uzaktan bir delik olarak görüp beyaz adamın da bu delikten çıktığını düşündükleri için “ beyaz adama”  “göğü delen adam”, yani “Papalagi“ demişler. Kitabın içeriği Samoa adasının bir köyünün reisi olan Tuiavii’nin 1920’lerde gittiği Avrupa’da gördüklerinin mukayesesinden oluşmakta. Beyaz adamın, Papalagi’nin, günlük hayatta kullandığı en basit nesneleri bile muhteşem bir vuruculukla eleştiren bir konuşmadır bu. Öyle ki, kitabın önsözü içeriğin tasviri için gerçekten muhteşem:

-Tuiavii’nin, eğitim yüzünden sağlığını yitirmemiş ve henüz doğal duygularını koruyan hataya açık bu Güneydenizi yerlisinin basit düşüncelerine ve bakış açısına kulak verelim. O, bizim tanrılarımızı kendi ellerimizle yok edip yerine ölü tabular koyduğumuz dünyamızı tanımamıza yardım ediyor.

Bu yazımda sizlerle şunu paylaşmak istiyorum. Belki bu kitap okunacaklar listenizdedir, ‘spoiler’a maruz kalmak istemiyorsunuzdur. Fakat yine de paylaşmak istiyorum. Etkilendiğim yerleri, çıkardığım dersleri paylaşmak istiyorum. Yazmak istiyorum ki yarın bir gün unuttuğum cümleleri tekrar açıp görebileyim. Bazen bir otobüs yolculuğunda açıp okuyayım. ‘’Çağdaş’’ yaşamımı çıplak gözle düşününce ne kadar da abarttığımı tekrar tekrar anlayayım. Dünyaya dalmak ile dünyadan kopmak arasındaki ince çizgiyi hatırlatayım kendime. Neyin doğru olduğunu, neyin sevilesi olduğunu, neyin yokluğunun önemsiz olduğunu hatırlayayım. Hatırlamalıyım çünkü. ‘’Ben buyum’’ diyebilmeyi unutmamak için, hatırlamalıyım.

  Kitaptan alıntılara ve o alıntılar hakkında acizane düşüncelerime değineceğim. Derinlemesine olmayacak incelemelerim. Fakat, derinden duygularla olacak.

  • “Avrupa’da, para vermeden herkesin yararlanabileceği tek bir şey buldum: Hava. Havanın da, yalnızca unutulduğu için parasız olduğunu sanıyorum. Hani Avrupalının biri bu dediklerimi duysa, hemen hava için de yuvarlak metal ve ağır kağıt istemeye kalkar.”

1920 yılında bir gezide olan Tuiavii isimli ‘ilkel’ bir şahsın ‘Kapitalizm’i tanımlaması niteliğinde değil mi sizce de? Hemen hemen her toprak parçasına bir değer biçen insanoğlunun, toprakla yetinmeyip hayatında var olan her şeye değer biçmesinin bir dışavurumu belki de. Kullanılan eşyanın bile değerinin olduğu, yitirilmiş ve tüketilmiş bir objenin bile geri dönüştürülebilirliğinin o objeye bir değer katması bu furyanın bir sonucu gibi gelmiyor mu size de? Bunun getirisi olarak tüketim odaklı bir hayatın kaçınılmaz olması gayet makul geliyor. “Kullandığımı satıp daha iyisini alabiliyorum” düşüncesinin canla başla hayat bulmuş olması düşündürücü değil mi? “İhtiyaç fazlası harcamaların normalleştirilmesi” diye bir etiket yapıştırmak da gayet mümkün. Yani “İSRAF!” demeyelim de bir kılıf bulalım çabası. ‘Modern’ olan bizler bunları düşüneduralım. Dert edinelim kendimize. Biz bunlarla uğraşırken Tuiavii ise bize ‘’Neden?’’ desin. Neden her şeyin değerini belirleme ihtiyacı güdüyoruz? Neden hayatın karaborsa akmasına maruz kalıyoruz? ‘Yeni normal’ hayatımızın ederinin ne olduğunu düşünmeye tahrik ediliyoruz üstelik. Ve maalesef bilinçsiz bir şekilde tahrik de ediyoruz.

  • Az “şey”i olan kendine yoksul der ve üzülür. Bizim gibi, döşeği ve yemek kabından başka bir şeyi olmayıp da, gözleri bizim gibi parıldayan, şarkı söyleyen tek bir Papalagi yoktur.

Fakir kelimesini biraz tefekkür etmek gerek. Neden malı mülkü az olan insanlara fakir diyoruz ki? Ben, ‘ihtiyacı çok olan insan’ fakirdir, diyorum. Her gün aç yatmama gayesiyle ömrünü geçiren insan, 10 yıl boyunca aldığı evin taksidini ödemek zorunda olduğu bankaya bağımlı hale gelmiş kişiden nasıl daha fakir olabilir ki? Bu bakış açısı bir kenarda dursun, diğer bir soruyu soruyorum kendime: Fakir insan sadece dünyevi ihtiyaçlar ile ölçülebilecek bir yoksulluk seviyesine mi sahiptir? Peki ya bunun manevi boyutunu da düşünmek gerekmez mi? Kesinlikle gerekir ve hatta en önemli sınav da budur belki de. Ruhun fakir olduktan sonra cebin dolu olsa neye yarar ki? Bir hayat amacına sahip değilsek veya her saniye bizi ölüme yaklaştırıyorsa ve ‘Neden?’ demiyorsak neye yarar  mal mülk? Sevdiklerimiz yanımızda değilse, paylaşamıyorsak sevgimizi… Var olanla yetinmek gerek. Püf nokta bu olmalı ki gönlümüz isyana meyilli olmasın. Şükretmek gerek. Şükretmek!

  • Ülkemizi iyi tanıyan bir adamın “Size çeşitli ihtiyaçlar yaratmalıyız” dediğini duymuştum. Yine “şey”leri kastediyordu. “O zaman siz de çalışmak için can atarsınız” diye devam ediyordu bu bilge adam.

Çalışan demir pas tutmaz! Fakat çalışması, emeği sömürülenler erkenden pas tutar. Saçlarına aklar düşer erken yaşta. Koskoca mazi gözünün önünden gelip geçer. “Vaay be!” der. “Ne olucaz diyorduk, ne olduk.” Ve uyumaya gider. Çünkü yarın tekrar çalışmalıdır. Pas tutmayacağını vaat edenlere nazire olsun diye. Daha çok kazanmak için daha çok çalışmalıdır üstelik. Tek hedefi ise sefa sürmezden evvel cefaya katlanabilmektir. “Saçını boyarsın gelir geçer, ne olacak ki?” der. Fakat şunun farkına varmaz: Saçına düşen ak, yıpranan gençliğinin gözyaşıdır. Asıl “ihtiyaç” olanı belirlemeden, her gün yatağımızdan neden kalktığımızı bilmeden, bir ömür geçer mi?

  • Yalnız bir defa, çok zamanı olan biriyle karşılaştım. Halinden yakınmıyordu, ama yoksul, pasaklı ve darmadağın bir adamdı. İnsanlar onu gördüler mi uzağından geçiyorlar, hiç saygı göstermiyorlardı. Bir türlü aklım basmadı bu işe, halbuki sakin sakin yürüyordu. Gözlerinde rahat, dostça bir gülümseme vardı. Nedenini sorduğumda yüzü asıldı ve acıyla “Zamanımı doğru dürüst kullanmayı bir türlü öğrenemedim, bu yüzden yoksul ve hor görülen bir serseriyim” diye dert yandı. Bu insanın zamanı vardı, ama yine de mutlu değildi.

Bir keresinde bir hocam şöyle demişti: “Çocuklar! Dünyada bütün insanlara eşit verilmiş tek bir şey vardır. ‘Nedir?’ diyecek olursanız, ‘zaman’ herkese eşit verilmiştir. Senin de 24 saatin var, benim de. Ben senden daha fazla ders çalışabiliyorsam daha fazla vaktim olduğu için değil, önceliğim olduğu içindir.” Çok alelade bir günde gerçekleşen bu konuşmanın hayatımın akışını değiştireceğini ben de tahmin etmiyordum. ‘Hiçbir şey için geç değil’ cümlesini bilinçli bir şekilde ilk kez o zamanlar kullanmıştım ve bu bana huzur veriyordu. Zarardan dönmek olarak görmüyordum artık bazı şeyleri. Ders çıkarmış olmanın hazzını yaşıyordum. Çünkü zamanım vardı! Önümde daha çok zaman vardı baştan başlayabilmek için, neden pişmanlıkla kavrulayım ki? Yaşlı teyze olmak istemediğimi orda ilan etmiştim. “Hayatındaki en büyük pişmanlık nedir?” sorusuna, “60 yaşımdayken keman çalmayı arzu etmiştim fakat öğrenecek kadar zamanımın olduğuna inanmıyordum.” diyen 90 yaşındaki yaşlı teyze olmak istemiyordum. Her şey için zaman var. Her ne olursa olsun ben inanıyorum.  İşte, bu beni mutlu ediyor!

  • Bizim dilimizde “Lau” benim demektir, ama aynı zamanda da senin demektir. Oysa Papalagi’nin dilinde bu senin ve benim gibi aynı anlama gelen tek bir söz bile yoktur. Benim olan yalnızca ve tek başına bana aittir, senin olan ise yalnızca ve tek başına sana.

Eskilerin ‘Anadolu İrfanı’ diyerek anlattığı ve artık neredeyse tamamen efsanelere karışan paylaşma kültürü, toplum olarak en büyük gündemimiz olmalı. ‘’Senin-benim yok!”lara hasret kaldık artık. Komşuların tarla kavgalarından abi-kardeş arasındaki miras kavgalarına geldik. Bu nasıl bir yozlaşmadır böyle? Canciğer olduğun kardeşinle dahi bazı şeyleri paylaşma noktasında tartışıyorken, nasıl ‘’insan’’ olacaksın ki? Nasıl aslına uygun bir hayat yaşadığına inanacaksın? İç huzur dediğimiz şey, yastığımızın kuş tüyü olmasıyla doğru orantılı mı? Müşterisini, siftah açmayan yan dükkana gönderen medeniyetten birkaç kırıntı kaldı artık. Okyanustan bir bardak suya indirdik seviyeyi. Ne hak kaldı ne hukuk üstelik. Başkasının kartıyla otobüse binmenin naifliği bir köşede dursun, amatörlüğümüzü atmak için çalıştığımız şirketten araba rica eder olduk… Peki bunca yozlaşmayı nasıl durduracağız ki? Tek yol eğitimdir. Fakat sadece çocukları eğitmektir. Çünkü bugünün büyüklerinin değişime gösterdiği dirençle uğraşmak boşunadır. Geleceğe dair çalışmak gerek. Eğitim! Sadece çocuklara! Bir amatörün, acizane bulduğu tek çözüm bu.

  • Bir köyden atla geçsem, çok daha hızlı giderim, ama yürürken çevrede olup biten her şeyi görürüm, dostlarım kulübelerinden seslenirler bana. Bir hedefe hızlı varmak nadiren gerçek bir kazanç sayılır. Ama Papalagi, her zaman bir an önce varmak ister hedefine.

“Hızlı yaşa, genç öl. Cesedin yakışıklı olsun.” derler ya hani.

-Ne hızlı yaşa, ne de genç öl. Cesedinin yakışıklılığının kimseye bir faydası olmayacak.

                                                                                                                                         Ali Rıza Malkoç

Saygılarımla

Volkan Yüksel

BİR KURU ELEŞTİRİ


15 Ocak 2021. Kim bilir bugün ne haberler gelecek önümüze…


Öyle ya, önemli olan gelen haber değil ki. Bizler tepki bağımlısı mahluklar olalı çok oldu. Veririz hemen bir karşılık önümüze ne çıkarsa. Bir ünlü görürüz mesela, gezmiş gülmüş eğlenmiş. Yazıklar olsun deriz hemen temizinden. Millet açken nasıl gülebilir, haklıyız kesinlikle! Ama ah şu pandemi olmasa biz de hemen Uludağ’a beraber gidebileceğimiz arkadaşlarımızı ararız. Ama gidemiyoruz ki! İnsanlar maddi olarak çökmüşken eğlenmek yasaktır demiyoruz tabi, hem biz ünlü değiliz ki! Ya da bir felaket haberi görelim. Eyvah! Deprem olmuş, yangın çıkmış, sel olmuş. Hemen her yerde, her mecrada, her grupta paylaşalım videoları ve resimleri. O mecraların ve grupların duyarlı kişileri sıralamasında 1.’likten başka bir şeyi kabul edemeyiz çünkü. İnstagram’dan story atarken “bakın bakın sizin haberiniz bile yokken ben ilgi ve alakamdan neler buldum” diyelim tabiri caizse. Ama düşünmeyelim; bu videoları görebilecek çocukları, panik atak kişileri ve nicelerini. Hayatında depremin zerresini hissetmemiş kişilerin psikoloğa gitmesini gerektirecek düzeyde etkilenme ihtimalini göz ardı edelim. “Ben bu olanlardan sonra rahat uyuyamıyorsam herkes aynı olmalı” demeyelim de bu olay tüm milletimiz için çok üzücü” gibi perdelemeler yapalım. Saydırıp sövelim. Nerde bu deprem alanları! Deprem çantalarınız nerede?!? Ama hiç düşünmeyelim, kendi evimizde yara bandı ve birkaç ilaç dışında bir şey olmadığını. Haa, pardon. Bir de kremler ve hatta belki makyaj malzemeleri. Aklımıza gelen bütün yaftalamaları yapalım. Tüm insanlara çığıralım ki onlar da bizim gibi düşünsünler, başka doğru bir düşünce yok ki! Ama bu konuların hepsi çerez. En en en tatmin edicisi siyaset değil mi? Düşünce özgürlüğü! Son zamanlarda gülünç gelmeye başlayan özgürlüklerden bir tanesi gibi gelmiyor mu size de? Öyle ki, siyasi düşüncelerinizi bir ortamda söyledikten sonra insanların gözünde “Sen hala aynı sensin”i göremeyecek olmanız üzücü, değil mi? Pozitif veya negatif ayrımcılık oluşturuyorsa bir de bu siyaset, nasıl bir ortam ola ki öyle! Şahsen ben, sayın okur, siyaset konuşmaktan en ileri derecede çekinen kişilerden birisiyim. Konuşma bittikten sonra koyunluk-dinsizlik arasında bir yaftalamayla karşı karşıya kalacak olmak garip değil mi? Kimsenin dediğiyle öyle olmuyorsunuz tabii ki. Ama neden bu kadar kolay oldu böyle lafları dile getirmek? Neden insanlar görüşüne göre sağcı-solcu dışında sınıflandırmalara muhatap oluyor? “Yaşasın demokrasi!”, “Demokrasimize dokunamayacaksınız!”, “Köylü milletin efendisidir!” lafları slogan olmaktan öte gelmiyor bana artık. ‘Milletin efendisi benimle aynı görüşte olandır’ a indirgendi artık tüm hikaye. Bir de “bu ülkeden bir halt olmaz” diyenler yok mu! Kendisi bugüne kadar hiçbir üretkenlik sergilememiş olmasına rağmen salt yıkıcılıkla gününü gün edenlerin o iğrenç safsataları!
Sadece konuşmaktan öteye gidemeyenler! Sizi birisiyle tanıştırmak isterim: Eliezer Ben Yehuda. Silinmek üzere olan İbraniceyi toplumun ana dili olarak konuşmasını sağlamak için tek tabanca mücadele vermiş insanlardan biri. Yahudi ama o! Bu Yahudiler de çalışkan adamlar! Müslümanların bu halde olmasının tek sebebi tembellikleri zaten! Mantık derecesi aynı olan cümleleri sıralamaktansa sadede gelelim. Şan şöhret derdi olmayan, takipçi sayısıyla ortamlarda havasını atma ihtiyacı gütmeyen, ‘Alkışlarınızla yaşıyorum’ları aşmış, başarıyı ekonomik ölçütlerle belirlemeyen, az emekle çok yemek peşinde olmayan, yeteneklerini önemsemeyip bir iki video çekip para kazanmaya başlamalıyımlara girmeyen kişilere: Hayatınızda tanıdığınız, bir kitapta gördüğünüz veya kalbinizde bir efsane olarak yaşattığınız şahsiyetler gibi bir insan Ben Yehuda. Temel mesele her şeyi eleştirmek, yakıp yıkmak, gününü lanetler okuyarak, belalar savurarak geçirmek değil ideallerin uğruna, bir ahlak bilinciyle yaşamaktır. Çalışmaktır! Eksikliklerinin farkına vararak çalışmaktan başka çare yok artık. Ekmek aslanın ağzında değil. Ekmek karıncanın ağzında! Evet, doğru okudunuz. Karıncanın ağzında! Kazandığı üç beş kuruşun kibrini en canciğer olduklarına dahi hissettirenlerden olmaktansa, “HİÇLİK” makamına gitmeye meyyal olmak gerek.

İlk çıkardığı şiir kitabına “Hiç” adını vermiştir Neyzen Teyfik. Kendisine memuriyet teklif eden Talat Paşa’ya “Memur olunca sonunda ne olacağım?” diye sorar.
Talat Paşa memuriyet silsilelerini saydıktan sonra son kademeye gelir ve en son kademeyi şöyle söyler: Hiç. Neyzen, Paşaya döner ve şöyle der: “İşte ben bugün de hiçim!”

Ders çıkaranlardan olabilmek ümidiyle.

Dipnot : Yazının başından sonuna kadar ne okudum derseniz; öylesine birinin öylesine eleştirini okudunuz. Bir kuru eleştiri. Daha fazlası değil.

Volkan Yüksel

Aynı tarih aynı gün!

Ağustos ayında doğmuşsanız, okulların tatillere girmesinden dolayı, arkadaşları tarafından doğum günü unutulan bir çocukluk geçirmişsinizdir sanırım benim gibi. Evet, ben de ağustos ayında doğdum. Tam olarak bugün! 7 Ağustos. Hem de aynı gün! Cuma! Doğum günü ritüellerini çok sevmiyor oluşumdan biraz bahsetmek isterim sayın okur. Partiler, ‘hediye alın!’ ikazları, şölenler, şatafatlı sözler… Hiç birini bir türlü sevemedim. Sonrasında ”Bana her sene yaşlandığımı hatırlatan bir günü neden kutlayayım ki!” gibi şeyler de söylemedim değil. Kutlanılacak bir şey göremedim ki! Fakat, şunu söylemeden de geçmek vefasızlık olur: Her doğum günümde beni bir şekilde kutlayan kişiler sayesinde yüzümde oluşan tebessümü reddetmek ne mümkün! Hatırlanmanın ve böylece özel hissettirilmenin verdiği mutluluk her insanın fıtratında olan bir şey olsa gerek. Bende mutlu oldum elbet. Ama ötesini bir türlü sevemedim. Hatırladın mı? Bitti. İstemiyorum geri kalan şovu. Hep sorardım kendime sayın okur. Neden şu yeryüzünde milyonlarca insan muhteşem bir aşkla doğum günlerini kutlama isteği duyuyor ki? Önceleri ”kendini çok önemli atfediyor olsa gerek insan” diyordum. Mesela Hz. İsa gibi birisinin her yılbaşında doğum gününün kutlanıyor olması mantıken makul geliyordu yani. Dünyadaki bazı taşları titreten şahısların doğumunun kutlanmaya layık olduğunu düşünmek tatmin etmiyor değildi. Lakin bu kadar çok insan mı dünyadaki taşları titretir vaziyette idi? Hayır sayın okur! Hayır. Başka bir nedeni olmalı..

“İhtiyaç” denildiği zaman aklınıza ne geliyor? Hiç düşündünüz mü? İstediğiniz şeyler ile ihtiyaç duyduğunuz şeyleri kategorize etmeniz istense terazide hangi taraf ağır gelir? Tabiki isteklerimiz ortalığı toz duman eder, öyle değil mi? Peki ihtiyaçların zamanla ne kadar da ihtiyaç ötesi bir hal aldığını sizler de farkettiniz mi? Sözgelimi bir alışveriş merkezinde arkadaşlarla gezerken yemek yeme ihtiyacı yaşamışsınızdır sizde. ”Açlık çekiyoruz, basbayağı ihtiyaç bu!” demek en doğal hakkımız hatta. Ama bu insanlığın bugün en doğal hakkı olan gezerken acıkıp dışarıda bir yerlerde bir şeyler yemek, bugünden geçmişe doğru gidildiğinde devasa bir lükse dönüşüyor gibi gelmiyor mu size de? “Kapitalist dünya bizi bu hale getirdi!” naraları atacak değilim elbette. Hele herkes gibi bu düzene hizmet etme derecesinde hayatımı yaşıyorken bu çıkışın hiçte samimi olmayacağına eminim sayın okur. Velhasıl, benden birkaç nesil önce zenginlik göstergesi olan her şeyin bugün çoluğun çocuğun oyuncağı konumuna gelmiş olması belki de içimde bir burukluk oluşturuyor. Ne ara her şeye bu kadar kolay ulaşır olduk? Sorumluluk bilincini yitirmiş, “basit yoldan para kazanma” adı altındaki bütün yazıları ve videoları hatmetmiş bir varlığa nasıl dönüşüyoruz? Ne ara paranın satın alamayacağı şeyleri açık arttırma ile servis eder olduk?..

Anladığınız üzere, lafı eveleyip geveleyerek doğum gününün ihtiyaç olma aşamasına ne ara geldiğini sorgularken buluyorum kendimi. “Herkes kutluyor, heves eder çocuk.” diyerek, son derece iyilik timsali bir niyetle kutlanan doğum günleri ne ara minyonlarca çocuğun hayatında adet olma aşamasına geliverdi? Hayatımızda olmasını istediğimiz dileklerimiz için dua etme aşamasından ne ara dilek tutmak için mum üflemenin şart olduğu raddeye geldik? Yeniliklere ihtiyacımız(!) vardı galiba sayın okur. Kapitalist dünyanın ihtiyaçları diyelim hatta üzerine. Böyle matah cümlelere yazı yazan herkesin ihtiyacı oluyor. Basbayağı ihtiyaç bu(!).

Olaya farklı bir açıdan baktığım zaman ise şu yorumu yapmaktan alamıyorum kendimi: Doğum günü gibi günleri kutlamak eğlenmek için bir şeyler yapma gereksiniminin bir ürünü mü? Böyle şeylere karşı koyan insanlarda narsist midir acaba? Ya da pastanın üzerindeki mumları saymanın moralini bozacağını düşünen birisi midir? Kendi doğum gününün kutlanmasını istemeyen bir kişi başkalarının doğum gününü kutlamalı mı ya da? Kutlamazsa küsülmeli mi bu kişilerle? Toplumun gereksinimlerine ayak uyduramayan, bazı şeyleri aşamamış bir avuç insan olarak düşünüp geçmek en kestirme yol gibi geliyor sayın okur. Böyle önemli şeyleri yapmayan insanlarla kendimizi denk mi tutalım birde! Cinsiyet partileri, baby shower’lar, dış çekimler, doğum çekimleri, hatta aylık çekimler… Bu yüzyılın kutlanılması gerekilen eğlencelerinin faturası çok kabarık sayın okur. Peki şuan siz de benim gibi demiyor musunuz: Neydik, ne olduk? Ne ara metalaştırıldı bunca şey? Tiksindirici olmakla birlikte bir anlam da bırakmadı ardında bazı güzel anlar. Demiyor musunuz siz de?

Yazımın başında bahsettiğim konuya tekrar dönmek gerekirse sayın okur, ağustos ayında doğum gününü nadide insanların hatırladığı kişilerden birisiyim ben de. “Benim doğum günümü kutlamayan insanın ben neden doğum gününü kutluyorum arkadaş!” demeden, hoşgörüyle,doğum günümü kutlayan kişilerdendir o nadide insanlar da belki, bilinmez. Samimiyeti ile beni hatırlayanlara da teşekkürü borç bilirim tabi ki. Bir kişinin doğum günümün kutlanılmasını istemesi bir teşekkür ile karşılanamayacak güzellikte olsa da, teşekkürler. Ama şunu da söylemem gerekiyor sayın okur: Facebook çıktı mertlik bozuldu. Beni fotoğraf beğenisi olarak gören kişilerin dahi kutladığı bir günü vıcık bir muhteşemlik gibisinden zikretmemi haklı bulursunuz sizde, öyle değil mi? Ve diğer sosyal medya platformları da tabiki sayın okur. Ama olsun, hatırlanmak yüzümüzde kocaman olmasa da bir tebessüm bırakırıyor öyle değil mi?

Saygılarımla..


Teşekkürü borç bilerek..


Volkan Yüksel

Bir yazardan, ‘umut’ ettiklerime

“Acılı bir hayatla hayatsızlık arasında bir seçim yapmamı söyleseler, hiç duraksamadan acılı hayatı seçerim. İnsanlar hayatın ne kadar kötü olduğunu söylerse söylesinler, ben umudumu asla kaybetmedim. Henüz nasıl umut kaybedileceğini öğrenmedim.”

Tarih 6 Temmuz 1962. ‘’Umut fakirin ekmeğidir.’’ sloganından ilk defa farklı olarak, umut kavramı hakkında aklıma nakşettiğim bu satırların yazarı olan William Faulkner bundan tam da 58 yıl önce Nobel Edebiyat ödülünü kazanmış bir edebiyatçı olarak yad edilerek vefat etti. William Faulkner’ın, yaşadığı coğrafyada, dönemine damga vuran bir edebiyatçı olduğunu anlatmaktan ziyade, başka şeyleri anlatmaya ve üzerine konuşmaya değer daha farklı şeyler olduğuna inananlardanım. Yazarlardan ötededir benim edebiyata yaklaşımım çünkü. Mesela Raskolnikov, Dostoyevski’den evvel gelir aklıma. Çünkü bir kitaptan etkilenirken o karakterin haliyle hallenen kişilerdenim ben. Hani izlediği bir dizi veya filmdeki kötü karakteri gerçekte de görünce ona yüzünü asanlar var ya. Heh! Onlar gibi ama o kadar da değil. Arada bir yerde, kurgu ile gerçek algısının arasında kalmış birisiyim. Şikayetçi değilim ama. Aksine zevk alıyorum bu estetik zevke kurban olmaktan!

Acılı bir hayatla hayatsızlık arasında bir seçim! Kimin aklına gelir ki böylesine zor bir soru? Bir kişi kendini belki de psikolojik buhranlara sokacak bu seçim için neden cevap verme gereksinimi duysun? William Faulkner’ın cevabı gibi bir cevap bir türlü bulamadım. Belki bulmuşumdur da dile getiremiyorumdur, öyle bir anlam verememe. Öyle havalı ‘umut’ tasvirlerim yok. Hatta biraz düşününce, bu seçim beni bana toy hissettirdi diyebilirim ‘umut’u dile getirme noktasında.

Acı çekmek ile iç huzurun peşinden koşan bir insan, tabi ki rastlaşıyorlardır ara sıra. Ama acı, bile bile üzerine gidilecek türden bir şey midir? Öte yandan hayatsızlık, ne kadar da donuk, ruhu üşüten bir şey öyle! Zorlu merhalelerle karşılaşacağın bir hayat ile yokluk arasında ikilemde kalmak da tam insanca bir şey olsa gerek. Maddi ve manevi bütün değerlerin karman çorman olduğu bir ruh hali…

Her insan umudunu kaybetmeye alıştı bu günlerde. Çok fazla hayal kurmaktan veya haddinden fazla hedefe odaklanmaktan olsa gerek diye düşünüyorum. Çünkü 21. yüzyıldayız artık! Tekdüzelik bitti gitti! Zamanla yarışan, dünya hipodromunda hazır ve nazır bulunan yarış atlarından farkımız mı var sanki? Gelecek kaygısından saçları beyazlayan ve hatta saçlarını döken gençlerin olduğu bu çağda yavaş olan tükenmez mi? “Eskide kaldı o masallar! Tavşan kaplumbağaya yenilmiyor artık!” diye düşündürmüyor mu dünya size de? “Hızlı balık yavaş balığı yer oldu!” demiyor musunuz hiç?

Geçmişten ders çıkarma eylemini hayatında aşırı yer edinen ve ‘10 yıl sonra nasıl bir hayatım olsun istiyorum?’ sorusuyla yatıp kalkan çağdaşlarımın ‘şimdi’den uzakta bir hayat yaşıyor olmaları, maalesef demekten başka bir şey getirmiyor aklıma. Daha demin zikrettiğim seçim için düşünecek olursak sayın okur; kendi hayatından bihaber, geçmişte veya gelecekte, yani çok uçlarda yaşayan insanlar, kendilerine sorulmadan acılı bir hayat ile hayatsızlık arasında seçim yapmış gibi geliyor bana. Her sabah yatağından kalkan kişi, 10 yıl sonra sahip olmak istediği villasında uyanmayı, arabasıyla fink atıp olabildiğince gezip tozmayı, potansiyel bir hayatın semasında anı yaşamaktan uzaklaşan kişi olarak düşünülebilir geliyor. Aynı şekilde, 10 yıl önce sahip olduklarının salt hasretiyle tutuşan yüreği, maddi veya manevi zenginliği olduğu zamanlarda, yani sahip olduğu sefasından çıkamayan kişi için de aynı şeyi düşünebiliriz, öyle değil mi? Peki umudunu kaybetmiş kişi olarak nitelendirebilir miyiz bu kişileri? “Henüz umudun nasıl kaybedileceğini öğrenmedim.” gibi bir cümleyle caka satarak fikrimi beyan edebilirdim aslında. Ama William Faulkner’dan okumasam asla aklıma gelmezdi böyle şeyler zannımca. İnsanın olduğu yerde umut vardır! Benden anca bu çıkar sayın okur. Sakın ha Stephan Hawking’in sözü sanmayın. “Yaşamın olduğu yerde umut da vardır” demedim ki ben. “Ha insanın olduğu, ha yaşamın olduğu. Ne farkeder!” dediğinizi duyar gibiyim. Ama demin bahsettiğim gibi sayın okur: kendi hayatını yaşamak için umudu olmayan bir insanın olduğu yerde yaşam ne kadar olabilir ki? Kaldı ki umuttan bahsedilsin..

William Faulkner’dan öğrendiğim diğer bir meseleden bahsetmeden önce kendisinin bir anısından bahsetmek isterim: Yazara “Bazıları iki üç kere okuduktan sonra bile yazdıklarınızı anlamadıklarını söylüyorlar. Onlara ne önerirsiniz?” diye soruyorlar. Faulkner’ın cevabı kısa ve çözüm odaklı:
“Dört kere okusunlar.” Bu kadar! Lafı eğip bükmek yok. Fakat, bir tercih tabi ki. Ama neden bir insan karşısındakinin algılayışını kendi algı seviyesinden üstün tutmayı tercih etsin ki? Ben kendi birikimimden bir şeyler paylaşıyorken karşımdakinin idrak seviyesini düşünmeli miyim? Becerebilir miyim ki? Zaten hakikat gibi bir şey olsa gerek, sizin söylediğinizden bağımsız olarak, karşınızdaki kişi kendi idrakince anlıyor sizi. Ne söylerseniz söyleyin; ister bilimsel konuşun isterseniz farazi, karşınızdakinin algılayışının ötesinde değil söyledikleriniz. Yani ben böyle inananlardanım. “Sen ne söylersen söyle, söylediğin karşındakinin anladığı kadardır.” diyor ya Mevlana. Ne bir adım ötedeyim, ne bir adım beride. Yani aynı soruya muhatap olursam cevabım ne olacak biliyor musunuz? Aynı: Dört kere okusunlar!

Yazımı, sözlerime başlarken dile getirdiğim Nobel Edebiyat Ödülü’nün 1960 yılındaki sahibi William Faulkner’ın efsane olmuş tören konuşmasıyla bitirmek istiyorum. Sizlere umut dileyerek. Umudunu yitirmiş bir insana dönüşmemenizi temenni ederek. Acizane. Haddimi aşarak…

“…

İşte bu yüzden, bugün yazan gençler hakkında yazmaya değen, dert ve yorgunluğa değen tek şeyi, sırf bu yolla iyi yazmalarını sağlayabilecek olan tek şeyi unuttular: kendiyle çatışan insan kalbinin sorunlarını. Bunu yeniden öğrenmeliler. Olabilecek en bayağı şeyin korkmak olduğunu kendilerine öğretmeliler. Bunu yaparken de çalışmalarında ezeli gerçeklerden ve yüreklerinin doğrularından, geçici ve yok olmaya mahkum herhangi bir öykü içermeyen evrensel doğrulardan – sevgi ve onurdan, şefkat ve gururdan ve merhamet ve fedakarlıktan – başka hiçbir şeye yer bırakmayacak biçimde, her şeyi sonsuza kadar unutmalılar. Yoksa bir lanet altında çalışırlar. Aşkı değil şehveti, kimsenin değerli bir şey yitirmediği yenilgileri ve umut içermeyen, en kötüsü de şefkat ve merhamet içermeyen zaferleri yazarlar. Kederleri hiçbir evrensel kedere neden olmaz, hiçbir iz bırakmaz. Kalpten değil, hormonlardan yazarlar.

…”

Saygılarımla

Volkan Yüksel

https://www.nobelprize.org/prizes/literature/1949/faulkner/speech/
(Çeviri : Yalçın Küçük)

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın